KİLİTLİ DOLAP
Kapıyı otuzlarında bir adam açtı. Ahmet’in gözlerine sahipti. “Buyurun?” dedi. “Sen… Meryem’in oğlu musun?” Adam gözlerini kıstı. “Kim soruyor?” Derin bir nefes aldım. “Benim adım Ayşe. Ahmet’le evliydim.” Adam donup kaldı. “Ahmet Amca mı?” “Onu tanıyordun?” Yavaşça başını salladı. “Annem bana gerçeği 18 yaşımda söyledi. Üniversiteye gidebilmem için bütün masrafları onun ödediğini söyledi. Ama bunun için hiçbir zaman teşekkür beklemedi.” Hüzünlü bir gülümseme attım. “Bu tam ona göre bir şey.” Adam da gülümsedi. “Mezuniyetime gelmişti. Spor salonunun en arkasında durmuştu. Sonra gelip benimle tokalaştı. Babamın eski bir arkadaşı olduğunu söyledi.” Elimdeki kutuyu ona uzattım. İçinde eldiven, toplar, gazete kupürleri ve mektuplar vardı. “Bunlar senin,” dedim. “Babanın eşyaları. Amcan bunları yıllarca sakladı çünkü babanın unutulmasını istemedi.” Kutuyu aldı. “Teşekkür ederim.” “Bana değil,” dedim. “Amcana teşekkür et.” O akşam eve döndüğümde koridor artık karanlık ve dar gelmiyordu. Dolabın önünde durdum. Kapı hâlâ açıktı. Otuz dokuz yıl boyunca o kapının yanından geçip durmuştum. Bunun güven olduğunu sanmıştım. Belki de sadece sevdiğim adamın düşündüğüm kişi olmadığını öğrenmekten korkuyordum. Artık o kapıyı hiç kilitlemedim. Çünkü şunu anladım: Sessizlik ve utanç aynı şey olmak zorunda değil. Benim Ahmet’im onurlu bir adamdı. Ailesine bakmıştı, bunu açıkça yapamadığını düşündüğü zamanlarda bile. Keşke bunu bana hayattayken anlatabilseydi. Ama şimdi yapabileceğim en az şey, geride bıraktığı aileyi onurlandırmaktı. Sessizlik ve utanç aynı şey olmak zorunda değil. Peki bu sizin başınıza gelseydi siz ne yapardınız? Düşüncelerinizi Facebook yorumlarında duymak isteriz. Devamını okumak için Lütfen sonraki sayfaya geçiniz...
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2014 Şiir Dostları

