DÖRT KIZINDAN SONRA OĞLUNA KAVUŞTU: İLK SÖZÜ BÜTÜN AİLEMİZİ SARSTI
Alper cevap veremedi.
“İsterseniz doğru yöntemle babalık testi yaptırabilirsiniz,” diye ekledi doktor. “Ama önce yeni doğum yapmış eşinizin dinlenmesine izin vermelisiniz.”
Doktor çıkınca kayınvalidem Alper’i kolundan tuttu. “Bunu burada konuşmayalım. Aile şerefi söz konusu.”
O kelimeler beni yıllardır yoran bütün suskunluklarımı kırdı.
“Benim şerefim de söz konusu,” dedim. “Bu odada suçlanan benim. Hiçbir yere gitmiyorsunuz. Önce bana neden bu testi yaptırdığınızı anlatacaksınız.”
Alper gözlerini kaçırdı. Müjgan ise öfkeyle çantasını topladı. “Sen kendini aklayana kadar o çocuğu ailemizden saymam.”
“Öyleyse kapı orada,” dedim.
İlk kez kayınvalideme karşı sesimi yükseltmiştim. İlk kez Alper de beni susturamadı.
O gece telefonumu elime aldığımda kızlarımızın fotoğraflarına baktım. Büyük kızımız Eylül yedi yaşındaydı. Ardından Nehir, Beril ve küçük Defne geliyordu. Dördü de babalarına sürpriz yapmak için birer resim çizmişti. Hepsinde beşiğin çevresinde el ele tutuşan altı kişi vardı. Resimlerin hiçbirinde bir bebeğin kız ya da erkek olmasının önemi yoktu.
Sabaha karşı Alper’den bir mesaj geldi: “Test yaptıracağım. Sonuç çıkana kadar eve gelmeyeceğim.”
Cevap yazmadım.
İki gün sonra eve döndüğümüzde kızlar beni kapıda karşıladı. Eylül, kardeşinin minik elini tuttu ve sevinçle bağırdı: “Artık beş kardeşiz!”
Bu söz içimi hem ısıttı hem acıttı.
Akşamüstü annem çocuklarla ilgilenirken kayınvalidem kapıya geldi. Yanında bir adam vardı. Adamı tanımadığımı söyleyince Müjgan çantasından bir dosya çıkardı.
“Avukatımız,” dedi. “Alper boşanmayı düşünürse çocukların durumu önceden belli olsun istiyoruz.”
Henüz doğumdan çıkmıştım. Kucağımda iki günlük bebeğim vardı. Ama önümde, sanki çoktan mahkemeye çıkarılmışım gibi konuşan iki insan duruyordu.
“Bu evden çıkın,” dedim.
Adam bir adım geriledi. Müjgan dosyayı masaya bıraktı. “Alper’in babasından kalan şirket hisseleri, erkek toruna geçecek. Kimse bizi kandıramaz.”
İşte o an her şeyin yalnızca bir erkek çocuk takıntısı olmadığını anladım.
“Şirket hisseleri mi?”
Kayınvalidem yanlış bir şey söylediğini fark etti. Dosyayı hızla toplamaya çalıştı. Ama masada bir sayfa kalmıştı. Kayınpederimin yıllar önce düzenlediği vasiyetnamenin fotokopisiydi. İlk erkek torun için ayrılmış hisselerden söz ediyordu. Ve sayfanın altında, Müjgan’ın yıllar önce attığı imza vardı.
Ertesi sabah bir avukata danıştım. Vasiyetnamenin tamamını henüz görmeden kesin bir sonuca varamayacağımızı söyledi. Ama elimdeki belge başka bir şeyi gösteriyordu: Müjgan, erkek torun meselesini uzun zamandır biliyordu.
Avukatın odasından çıktığımda telefonum çaldı. Arayan, Alper’in test yaptırdığı laboratuvardan bir görevliydi. Numune alınması sırasında iletişim bilgisi olarak benim telefonumun da yazıldığını, ancak tıbbi sonuçları yalnızca ilgili kişilere verebileceklerini anlattı. Alper’in sonuçları bizzat alacağını öğrendim.
Üç gün boyunca ondan ses çıkmadı. Dördüncü gün akşamüzeri kapımız çalındı.
Alper karşımdaydı. Sakalları uzamış, gözlerinin altı çökmüştü. Elinde kapalı bir zarf tutuyordu.
“Sonuç geldi,” dedi.
İçeri girmesine izin verdim. Annem çocukları mutfağa götürdü. Alper zarfı açtı, bir sayfayı çıkarıp önüme koydu.
“Biyolojik babası benim,” diye fısıldadı.
Sanki bunu zaten bilmiyormuşum gibi başımı salladım.
“Evet,” dedim. “Peki şimdi?”
Alper ağlamaya başladı. “Benden nefret ettiğini biliyorum.”
“Hayır,” dedim. “Nefret etmiyorum. Ama sana güvenmiyorum.”
Bu cevap onu ağlamasından daha çok sarstı.
Sonra annesinin yaptıklarını anlatmaya başladı. Hamileliğimin ilk aylarında onu gizlice bir kliniğe götüren Müjgan’mış. Şirket mirasının tartışmalı hâle gelmesinden korktuğu için Alper’in babalık konusunda şüphelenmesini sağlamış. Test sonucunu da en kötü şekilde yorumlayarak aylarca kuşku beslemiş.
“Ama bebeği kucağına aldığında o sözleri sen söyledin,” dedim. “Annen değil.”
Alper başını eğdi. Bu kez kendini savunmadı.
Bir hafta sonra Müjgan yeniden geldi. Torununu görmek istediğini söyledi. Yanında pahalı bir altın bileklik getirmişti. Bilekliğin üzerinde aile soyadı yazıyordu.
“Artık bütün yanlış anlaşılmalar bitti,” dedi. “Erkek torunumuzu alıp aile fotoğrafı çektirelim.”
Bilekliği eline geri verdim.
“Dört kızım doğduğunda böyle bir hediye getirmemiştiniz,” dedim. “Üstelik oğlumuza ilk gün aileden olmadığını söylediniz. Bir test sonucu yüzünden bugün torununuz sayılması, dün söylediklerinizi silmiyor.”
Müjgan yüzünü buruşturdu. “Geçmişi neden kurcalıyorsun?”
“Çünkü çocuklarım bir gün büyüyecek. Sizden ne öğrendiklerini bilmek istiyorum.”
Alper annesinin karşısına geçti.
“Anne, artık yeter,” dedi. “Şirketin hisselerini istiyorsan al. Ama çocuklarımı birbirinden ayıran bir düzene ortak olmayacağım.”
Müjgan öfkeyle evden çıktı. O gün Alper, vasiyetle ilgili işlemleri kendi avukatıyla incelemeye karar verdi. Kızlarımızın da geleceğini güvenceye almak istediğini söyledi.
Bunlar önemli adımlardı. Yine de kırılan güven bir gecede onarılamazdı. Alper’den bir süre ayrı yaşamamızı istedim. Çocukları görmesine engel olmadım; ancak ailemizin yeniden kurulmasının yalnızca güzel sözlerle mümkün olmadığını açıkça söyledim.
Aylar geçti. Alper önce kızlarıyla tek tek vakit geçirmeye başladı. Eylül’ün okul gösterisine gitti, Nehir’in bisikletini tamir etti, Beril’in resimlerini duvara astı, Defne uyuyana kadar masal okudu. Oğlumuzun bakımında da sorumluluk aldı. Bir aile danışmanına birlikte gitmeyi teklif ettiğinde kabul ettim.
Bir akşam, beş çocuğumuz salonda oynarken Eylül babasına yaklaştı.
“Baba,” dedi, “erkek kardeşimiz gelince artık tamamlandık mı?”
Alper’in yüzü bembeyaz oldu. Küçük kızımız yıllarca söylenen o cümleyi unutmadığını böylece göstermişti.
Alper diz çöküp Eylül’ün ellerini tuttu.
“Hayır, güzel kızım,” dedi. “Biz sen doğduğun gün de tam bir aileydik. Sonra her biriniz gelince sevgimiz büyüdü. Eksik olan siz değildiniz. Benim bunu anlayamamamdı.”
Eylül babasına sarıldı. Ben ise mutfak kapısında sessizce ağladım.
O gece Alper’le uzun uzun konuştuk. Affetmenin unutmak olmadığını, yeniden güvenmenin zaman ve emek gerektirdiğini ikimiz de kabul ettik. Evliliğimizin geleceği hakkında acele bir karar vermedik. Ama çocuklarımızın hiçbirinin kendisini başka bir kardeşten daha değerli hissetmeyeceği konusunda anlaştık.
Bir gün Alper, kızlarımızın eski doğum fotoğraflarını büyük bir albüme yerleştirdi. Her fotoğrafın altına o gün hissettiklerini yazacağını söyledi. İlk sayfanın başında uzun süre kalemi durdu. Sonunda bana uzattığı kâğıtta şöyle yazıyordu: “Eylül doğduğunda bir erkek çocuk bekliyordum. Ama kucağıma aldığım insanın kim olduğunu görmeye yetecek kadar olgun değildim. Bu benim eksikliğimdi, onun değil.” Diğer sayfalara da kızlarımız için özür ve sevgi dolu mektuplar koydu. Bunları hemen çocuklara vermedik. Önce sözlerinin günlük davranışlarında karşılığı olmasını istedim. Çünkü onların babalarına inanabilmeleri için tek bir güzel cümleden fazlasına ihtiyaçları vardı. Alper bunu kabul etti. Daha önce kızların okul etkinliklerini iş bahanesiyle kaçırdığı günleri telafi edemeyeceğini, ancak bundan sonra gerçekten orada bulunabileceğini söyledi. İlk kez, hayallerindeki baba olmaya çalışmak yerine çocuklarının ihtiyaç duyduğu baba olmaya çalışıyordu.
Oğlumuzun ilk doğum gününde küçük bir pasta kestik. Beş kardeş mumları birlikte üfledi. Alper hepsini yanına çağırıp fotoğraf çektirdi. Bu kez fotoğrafın ortasında yalnızca oğlumuz yoktu; bütün çocuklarımız vardı.
Yıllarca aradığı şeyin bir erkek evlat olduğunu sanmıştı. Oysa bir insanın geride bırakabileceği en değerli mirasın soyadı ya da şirket hisseleri değil, çocuklarına eşit ve koşulsuz verdiği sevgi olduğunu çok geç de olsa öğreniyordu.
Ben de o gün şunu anladım: Bir aileyi tamamlayan son doğan çocuk değildir. O ailedeki herkesin, dünyaya geldiği ilk andan itibaren zaten yeterli olduğunu bilmesidir.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2014 Şiir Dostları

