BİR ANNENİN ADALETİ
Telefon geldiğinde, ucuz deterjan ve çokça verilmiş "son şans" gibi kokan çamaşırları katlıyordum. Bu detayı çok net hatırlıyorum; çünkü hayatınız bir "öncesi" ve "sonrası" olarak ikiye ayrıldığında, zihniniz en küçük, en tuhaf şeylere tutunur. Leyla’nın çoraplarından birinin tersi dönmüştü. Tişörtlerimden birinde spagetti sosu lekesi vardı. Telefonum koltuğun üzerinde bilinmeyen bir numarayla titredi ve daha cevap vermeden içimde bir yerler düğümlendi.
Leyla’nın fısıltısını duyduğum an, bir şeylerin ters gittiğini anladım. Diz kanaması ya da yatma vakti tartışması gibi bir "terslik" değildi bu. Sesi çok temkinliydi; çocuklar sadece birinin onları duymasından korktuklarında böyle konuşurlar.
Babaannesinin evinde banyoya kilitlendiğini söyledi. Bana kızmamamı tembihledi. Ve sonra her şeyi altüst eden o cümleyi kurdu: Ekmek aldığı için babaannesi ellerini yakmıştı. Ceza olarak sıcak bir tavayı tutmaya zorlandığını söyledi. "Acı, hırsızlara ders verirmiş." Eşim Emre —evliliğimizi ucu ucuna yürüttüğümüz halde— hafta sonu "istikrar" gerektiğini söyleyerek onu oraya götürmüştü. Ona göre ailesinin o büyük, temiz ve düzenli evi, ahlakın bir kanıtıydı.
Daha otoparka bile varmadan anahtarlarımı kapıp acil servisi aradım. Yedi yaşındaki kızımın ellerinde yanıklar olduğunu söyledim. Bunun bir kaza olmadığını belirttim. Eve vardığımda, babaannesi Jale Hanım kapıyı sanki hiçbir şey olmamış gibi büyük bir sakinlikle açtı. İzin istemedim. İçeri daldım ve Leyla’yı banyonun yanında, hâlâ pijamalarıyla, ağlamaktan yüzü kızarmış halde büzülmüş buldum. Küçük ellerini, sanki hava bile canını yakıyormuş gibi havada tutuyordu.
Yanıklar çok belirgindi; kıpkırmızı, şişmiş ve kasti yapılmıştı. Anlık bir kaza izi değildi bunlar. Bunu kimin yaptığını sordum. Fısıldayarak, "Babaannem," dedi. Ve işin en kötü tarafı neydi biliyor musunuz? Babaannesi bunu inkar bile etmedi. Öylece durmuş, gayet vakur bir tavırla, akşam yemeğinden önce ekmek aldığı için ona "ders verdiğini" anlatıyordu. Disiplini erken öğrenmesinin, büyüdüğünde kendisine ait olmayanı alabileceğini düşünmesinden daha iyi olduğunu savunuyordu. Bu sakinlik, herhangi bir öfkeden çok daha ürkütücüydü.
Emre içeri girdi, Leyla’nın ellerine baktı ve beklediğim tepkiyi vermek yerine durumu hafife almaya çalıştı; konuyu "gereğinden fazla büyütmememiz gerektiğini" ima etti. İşte o an dehşet verici bir şeyi fark ettim: Sessizlik ve korkaklık, bir çocuğa en az gaddarlık kadar zarar verebilirdi. Polis ve sağlık ekipleri hızla geldi. Hastanede doktorlar, yanıkların sıcak bir nesneyle zorla temas ettirilmesiyle uyumlu olduğunu onayladı. Leyla aynı hikayeyi defalarca anlattı; ne bir kafa karışıklığı ne de bir değişiklik vardı. O gece, akşam yemeğindeki ekmeğin başında ağladı ve "kötü biri olmak istemediğini" fısıldadı. İçimde bir yerler sertleşti. Ona yanlış hiçbir şey yapmadığını söyledim. Açlığın bir suç olmadığını, hiçbir yetişkinin utancı bir cezaya dönüştürmeye hakkı olmadığını anlattım. Devamını okumak için Lütfen sonraki sayfaya geçiniz..
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 2014 Şiir Dostları

